28 Nisan 2015 Salı

ıska

dün yıllık iznimin son günü olduğu için pılımı pırtımı toplayıp bizim normal mesai saati bitmeden akyaka'ya indim. sırf meraktan yaptım bunu. sadece cumartesi-pazar günleri veya herkese tatil olan günlerde gördüğümüz yerleri merak ettim. Acaba bir pazartesi günü öğleden sonra akyaka nasıldır? cevaplamam gereken soru buydu. arabadan dışarı adımımı atar atmaz kendime şöyle dedim; "şu andan itibaren ben bir emekliyim ve etrafa bu bilinçle bakacağım". şimdi siz hemen şöyle düşünmüşsünüzdür dördüncü arayan bir okey masasına fütursuzca oturacağım, öpüşen gençleri görünce cıkcıklayacağım falan. yok öyle olmadım. ben gözlem yapmalıydım. ilk fark ettiğim şey hızlı adımlarım oldu. bir pazartesi günü öğleden sonra akyaka sahilinde gözlem yapan bir  emekliydim ve adımlarım telaşlıydı. ilkokul öğretmeni olsaydım öğrencilerime şekilli, uygulamalı çelişkinin ne demek olduğunu ancak böyle güzel anlatabilirdim. yavaşladım. içimden sessizce tekrarladım, sen bir emeklisin. otuz yaşına kadar hayatındaki her şey için acele ettirilmiş bir insanı sakinleştirmek kolay değildi.

ben de yaşıtım herkes gibi emekliliğimi beyaz saçını at kuyruğu yapmış,küpeli,şakacı,muhabbeti güzel, yaş yetmiş ama iş bitmemiş "teoman abi" olarak hayal ettim. sonra bir kendime baktım elleri arkama bağlamışım, teo ile alakam yok, birisi orda hoooov nusret emmi naptın? dese hiç yadırgamadan bir saat havanın ne kadar nemli olduğunun muhabbetini edebilir kıvama gelmiştim.
o noktada şekilciliği bıraktım ve amacıma odaklandım.

ağlarını ayıklayan iki balıkçıyı izlerken kafama dank etti, burası benim yaşadığım dünyadan çok farklıydı. biz kendi içimizde zaman harcama yarışına girmişken burada zamanın önemi kalmamıştı. meğer ben kocaman bir kutunun içinde bir kağıda rakamlar yazarken şu ilerideki çocuk bütün klasikliğine aldırmadan sevgilisinin ismini kumsala yazıyormuş. ben şekersiz "sağlıklı" çayımı beyaz duvara bakarak içerken şu ilerideki dört çapulcu zamanında yapılmış beton banklara oturup, gökova körfezini karşısına alarak biralarını yudumluyormuş. ben her gün onlarca kez telefonu kulağıma götürürken şuradaki çocuk deniz kabuklarını kulağına götürüyormuş. ve ben tavana bakıp hayaller kurarken şu anne çocuklarına uçurtma uçurmayı öğretiyormuş.

daha yolun yarısına gelmişken yüzüm ekşimişti bile. artık benim için mahallede top bıçaklayan amcanın neden agresif olduğu büyük bir sır değildi. aslında her şey ıskalanmış bir hayatla ilgiliydi.

bugün işten dönüş yolunda, kafamın içinden bunları geçirirken, radyodaki şarkının melodisi hoşuma gitti. sonra sözlerine kulak kabarttım. şöyle söylüyordu "faturalarım var, ödemek zorunda olduğum ve bunun için her gün, her gün, her gün çalışmalıyım".

şöyle ağız dolusu bir küfürden sonra şarkıya eşlik ederek yoluma devam ettim.

topu bıçaklayacak mıyız? yoksa aşağı inip oyuna mı katılacağız? orası meçhul.

not: şarkıyı merak eden olursa Lunchmoney Lewis - Bills, güzel şarkı :) 28/04/2015