15 Aralık 2013 Pazar

ilk aşk

sabun yediğim için annemin lavabonun yanındaki sabunlukta sabun bırakmadığı yıllar. sanırım 6 yaşındayım. anaokulunda 2.sınıfa gidiyorum. imaja bak. bütün mahalle anaokulunda mı kaldın olum diye benimle dalga geçiyor. başarılı olacağım o zamanlardan belli, anaokulu çift dikiş. olum anlamıyorsunuz 5 yaşındayken yazdırmışlar diyorum, dinleyen kim. neyse ki sınıfta imaj farklı, ikinci senemiz olum boru değil, sınıfın köşesine geçip yeni gelen birinci sınıf kızları kesiyorum tabi. daha halamın işyerinde çalışan 25 yaşındaki hatunu yeni yeni unutuyorum zaten. hayır yanağımı sıkıp sıkıp başkasıyla nişanlanmanın alemi var mı? aşifte, ortada bıraktı beni. neyse sınıfa bir göz gezdiriyorum aman allahım sarışın, bebek yüzlü?, hakikaten bebek yüzlü (6 yaşında) bir kız sınıfa giriyor. hemen öğreniyorum, bizim arka sokakta oturuyormuş. bir kaç hafta öyle geçtikten sonra ben iyice abayı yakıyorum bu sarı kıza. bir cumartesi günü saçlarımı tarayıp elime dedemin bahçesinden bir gül alıp kapısına gidiyorum. kapıyı annesi açıyor, merhaba teyzecim kızınız evde mi acaba? annesi elindeki paraları arkasına saklıyor. beni para istemeye geldi sanmış hale bak! ben öyle kızınız varken 3 kuruşla yetinir miyim? teyzecim ben kızınızla sokağın başındaki parka gitmek istiyorum eğer müsaadeniz varsa diyorum. annesinin ağzı açık kalıyor tabi, 6 yaşında bir velet kızını parka götürmek için izin istiyor. nasıl güzel bir aileyse artık, izin veriyorlar. ben kıza 4 diş sırıtıyorum (hep dökük), gülü veriyorum ve onu bütün öğleden sonra salıncakta sallıyorum..

ve bir daha hayatımda hiç bu kadar saf aşık olmuyorum.



sabun yediğim zamanlardan bir kare, sabun arama çalışması ve annenin yakalaması.

Tüf tüf ve kozmos


Sol elimdeki tüf tüf borusunu unutmuşum, vücudumun parçası gibi davranarak koşuyorum. Her adımımda şortumun lastiğine sıkıştırdığım kuşe kağıtların titrek hışırtısı geliyor kulağıma. Bir gece önceden makasla dergileri parçalayarak oluşturulmuş müstakbel tüf tüf mermileri.. Koşuyorum çünkü az önce mahallenin zibidi çocuğu Kazım'ı yaklaşık elli metre mesafeden sol gözünden vurdum. Kazım, öyle canı yanınca ağlayan ya da özürleri efendilikle kabul eden bizim gibi çocuklardan değil, canı yanınca sebep kendisi bile olsa en yakınındaki “efendi” çocuklardan acısını çıkaran zibidilerden. Hem bu sefer gözündeki acının bir ismi var “murat”, yani ben. Tüf tüf mermisi gözüne değdiği anda peşimden koşmaya başladı bile, mermiden kaçmaya çalışmadı sanki bunu istermiş gibi, beklide kaçamadı bilemiyorum.

Artık bacaklarım uyuşmaya başladı ama evin sokağına da az kaldı. Aldığım her nefeste ağzımı kocaman açıyorum, verdiğim her nefeste hızlıca “kafama sıçayım” diyorum. Yaklaşık kırk sıçıştan sonra sokağa varıyorum. Bu sırada mahallenin diğer çocuklarından İlkay ve Baran bana doğru koşuyor. “ Murat oğlum çabuk kaç, çabuk” dediğini duyuyorum İlkay’ın. Ve yanımdan hızla geçiyorlar. İç sesim “ulan arkamda Kazım var kralı gelse ters yöne koşmam” diyor. Bir yandan da mantığım “Yusuf Yusuf” diye bağırıyor.
Bütün bunlar olurken Kazım’ın ayak seslerini duyuyorum arkamda. Mecalim kalmıyor, teslim olmak üzere duruyorum. O sırada Hollywood filmlerinde patlamanın ardından öldü sanılan ama dumanların arasından sağ salim çıkan adam gibi Nusrettin amca beliriyor karşımda. Nusrettin amca mahallenin eski askeri. Hangi apartmanda ne olursa olsun gözü kapalı yöneticilik yapacak otoriter bir kişilik. Ben konuşmak için ağzımı açıyorum ama o kadar çok kafama sıçayım demişim ki ağzıma dolan ilk kelimeler bunlar oluyor. O yüzden hemen kapatıyorum ağzımı. Nusrettin amca çatık kaşlarıyla beni kenara itip iki tokat patlatıyor Kazım’a. Sol göz kanlı, yanaklar kıpkırmızı şekilde bakıyor zibidi Kazım. Daha ne oldu demeden üçüncü tokadı vuruyor ve ekliyor Nusrettin amcacığım “ ne kırıyorsun ulan camı”. Ben ne olduğunu anlayamıyorum. Tokat? Cam? Ama Kazım hemen anlıyor o piç zekasıyla suçsuz yere dayak yediğini. “Ne camı ya ben kırmadım cam mam” diyor. “Sus lan” diyor Nusrettin amca ve bir refleksle kulakları yakalıyor bu sefer. “Söyle lan niye kırdın?”. Kazım isyan ediyor “Bırak lan orospu çocuğu”. Kulaklarıma inanamıyorum, bizim kuytu köşelerde kendi kendimize fısıldayıp, güldüğümüz bu ayıp kelimeleri herif kelli felli adama söyleyebiliyor diye düşünürken olay kızışıyor. Kazım o yaba gibi ellerden kurtulup evine doğru koşuyor ve o zamanın moda lafı olan “ seni mahkemelerde süründürcem” kalıbını kullanıp işaret parmağını sallayarak bu tehdidini pekiştiriyor.
Daha sonra anlıyoruz ki bizim yan komşu, Süleyman abi yeni buzdolabı almış kutusunu ve köpüklerini yola koymuş. Bu köpükleri gören İlkay ve Baran duvarlara bu köpükleri sürterek oyun oynamaya başlamış. Bir süre oynadıktan sonra senin köpüklerin üzerime geliyor mevzusu yüzünden aralarında tartışma çıkmış. İlkay, Baran’ın kafasına vurup Nusrettin amcaların apartmanına doğru kaçmış. Baran’da sinirle bulduğu ilk taşı İlkay’a doğru fırlatıp zemin katın camını tuz buz etmiş.
Gece yorgun argın kafamı yastığa koyarken kozmosun ne adaletli bir şey olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.( tabi daha 10 yaşındayken kozmos dediğimi sanmıyorum ) Çünkü benim tüf tüfümden çıkan külahı Kazım’ın gözüne yönlendiren kötü şans aynı anda Baran’ın elinden çıkan taşı da cama yönlendiriyordu. Ve bu iki kötü şansın toplam sonucu benim kıçımı kurtarıyordu. Kazım ise yaptığı eski zibidiliklerin cezasını çekiyordu. Kötüysen bütün kötü olaylar sana da kötü yansıyor sanırım ama iyiysen ya da en azından iyi niyetliysen çevrende olan kötü olaylar sana iyi yansıyabiliyor. Olay bundan ibaret.
Kazım’ın yediği dayaktan yarım saat sonra evden sokağa indim. Kazım etrafına çocukları toplamış birine karşı intikam yeminleri ediyordu. Bir an yutkundum tüm cesaretimi toplayıp aralarına girdim. Kazım aniden bana döndü, bir daha yutkundum. Ağzını açtı ve “ Murat sen ordaydın gördün bana nasıl vurduğunu” dedi. Rahatlamıştım. Ben de ekledim “ evet ya hayvan herif nasıl vurdu suçsuz yere çocuğa, bence mahallenin gençleri olarak kel Nusrettin’e tavır almalıyız” dedim. Hollywood kahramanım Nusrettin Arslanyürek bir anda kel Nusrettin olmuştu. Sonra Kazım bir şeyler hatırlamış gibi baktı gözüme birden, sonra da “evet haklısın” dedi ve kanlı sol gözünü kırptı. Gülemedim.