dün yıllık iznimin son günü olduğu için pılımı pırtımı toplayıp bizim normal mesai saati bitmeden akyaka'ya indim. sırf meraktan yaptım bunu. sadece cumartesi-pazar günleri veya herkese tatil olan günlerde gördüğümüz yerleri merak ettim. Acaba bir pazartesi günü öğleden sonra akyaka nasıldır? cevaplamam gereken soru buydu. arabadan dışarı adımımı atar atmaz kendime şöyle dedim; "şu andan itibaren ben bir emekliyim ve etrafa bu bilinçle bakacağım". şimdi siz hemen şöyle düşünmüşsünüzdür dördüncü arayan bir okey masasına fütursuzca oturacağım, öpüşen gençleri görünce cıkcıklayacağım falan. yok öyle olmadım. ben gözlem yapmalıydım. ilk fark ettiğim şey hızlı adımlarım oldu. bir pazartesi günü öğleden sonra akyaka sahilinde gözlem yapan bir emekliydim ve adımlarım telaşlıydı. ilkokul öğretmeni olsaydım öğrencilerime şekilli, uygulamalı çelişkinin ne demek olduğunu ancak böyle güzel anlatabilirdim. yavaşladım. içimden sessizce tekrarladım, sen bir emeklisin. otuz yaşına kadar hayatındaki her şey için acele ettirilmiş bir insanı sakinleştirmek kolay değildi.
ben de yaşıtım herkes gibi emekliliğimi beyaz saçını at kuyruğu yapmış,küpeli,şakacı,muhabbeti güzel, yaş yetmiş ama iş bitmemiş "teoman abi" olarak hayal ettim. sonra bir kendime baktım elleri arkama bağlamışım, teo ile alakam yok, birisi orda hoooov nusret emmi naptın? dese hiç yadırgamadan bir saat havanın ne kadar nemli olduğunun muhabbetini edebilir kıvama gelmiştim.
o noktada şekilciliği bıraktım ve amacıma odaklandım.
ağlarını ayıklayan iki balıkçıyı izlerken kafama dank etti, burası benim yaşadığım dünyadan çok farklıydı. biz kendi içimizde zaman harcama yarışına girmişken burada zamanın önemi kalmamıştı. meğer ben kocaman bir kutunun içinde bir kağıda rakamlar yazarken şu ilerideki çocuk bütün klasikliğine aldırmadan sevgilisinin ismini kumsala yazıyormuş. ben şekersiz "sağlıklı" çayımı beyaz duvara bakarak içerken şu ilerideki dört çapulcu zamanında yapılmış beton banklara oturup, gökova körfezini karşısına alarak biralarını yudumluyormuş. ben her gün onlarca kez telefonu kulağıma götürürken şuradaki çocuk deniz kabuklarını kulağına götürüyormuş. ve ben tavana bakıp hayaller kurarken şu anne çocuklarına uçurtma uçurmayı öğretiyormuş.
daha yolun yarısına gelmişken yüzüm ekşimişti bile. artık benim için mahallede top bıçaklayan amcanın neden agresif olduğu büyük bir sır değildi. aslında her şey ıskalanmış bir hayatla ilgiliydi.
bugün işten dönüş yolunda, kafamın içinden bunları geçirirken, radyodaki şarkının melodisi hoşuma gitti. sonra sözlerine kulak kabarttım. şöyle söylüyordu "faturalarım var, ödemek zorunda olduğum ve bunun için her gün, her gün, her gün çalışmalıyım".
şöyle ağız dolusu bir küfürden sonra şarkıya eşlik ederek yoluma devam ettim.
topu bıçaklayacak mıyız? yoksa aşağı inip oyuna mı katılacağız? orası meçhul.
not: şarkıyı merak eden olursa Lunchmoney Lewis - Bills, güzel şarkı :) 28/04/2015
muratalpez
28 Nisan 2015 Salı
15 Ekim 2014 Çarşamba
Bir pati darbesiyle yıkılan adam
Uyandı. Yanak etleri acıyana kadar esnedi. Sonra ayağa
kalktı ve öne ve arkaya eğilerek gerindi. öğlen olmak üzereydi. Dünden Murat’ın
bıraktığı yemeğin yerini biliyordu, afiyetle onu yedi. Sonra hafif tempolu
adımlarla yürüyüşe çıktı. Güneş’in ne
yaktığı ne de üşümeye izin verdiği harika günlerden biriydi. Yüzünü güneşe dönüp
yoruluncaya kadar yürüdü. Vardığı yer bulundukları şehri tepeden gören düz
çimenlik bir alandı. Çimenlere uzandı kafasında hiçbir düşünce olmadan şehre
baktı,göz gezdirdi, olduğu yerde yuvarlandı. Sonra elinde topla dört çocuk geldi
bütün öğleden sonrasını yarın yokmuş
gibi top oynayarak geçirdi.Çocuklarla beraber bir çeşmeye gidip buz gibi dağ
suyunu yanaklarına doldurdu, mutluydu. Akşam
oluyordu artık, yavaş yavaş eve gitmeliydi, Murat birazdan gelirdi.
Murat sabah yedide kalktı. Apar topar bir duşun, bir dilim
kızarmış ekmekten oluşan hızlandırılmış bir kahvaltının, kapı önünde ceketini
giyerken kafaya dikilmiş bir kahvenin ardından arabasına oturdu. bir saatlik bir
yolculuktan sonra işe geldi ve üç buçuk saat boyunca monitöre baktı. Öğle arasında
büyük hayallerin dalgınlığıyla çorbanın kaşığını bir aşağı bir yukarı hareket
ettirdi. Yemekten sonra beş saat daha monitöre baktı. Yorgun bir şekilde
arabasına oturdu, bir saat daha yol gittikten sonra evin kapısında onu gördü. Gülümsedi. Kafasını okşadı. kabına sabaha da yetecek kadar yemek koydu. Bitik
bir şekilde evine giderken köpeğinin yalnız ve amaçsız yaşamı için üzüldü.
Kendine ayırdığı tek zaman içinde, film izlemeye çalışırken, yarısında uyuya
kaldı.
Uyuya kaldığı film kendi hayatını kendine zindan etmiş
insanların öyküsünü anlatıyordu.
8 Temmuz 2014 Salı
astronot mu olmalı yoksa bakkal mı?
ben bakkal olacağım öğretmenim dedim. fondan helal olsun sesleri yükselecek diye bekliyordum, onun yerine otuz saniye boyunca otuz öğrencinin gülme sesleri geldi. ilkokul birinci sınıfta öğretmen hepimize tek tek gelecekte ne olmak istediğimizi soruyordu. o gün sınıftan dört astronot, oniki doktor, yedi mühendis, üç bankacı ve bir bakkal çıkmıştı.
neden diye sorsalar cevabım hazırdı ama kimse neden diye sormadı. gerçi dumlupınar ilkokulunda astronot olacağım diyen adama neden diye sormuyorsanız bakkal olacağım diyen adamın yüzüne bile bakmamanız gerekir.
işte o gün işlemeye başladı sistem dediğimiz ve her gün küfür ettiğimiz şey benim üzerimde çalışmaya. insanlar televizyondan gördükleri ya da çevresince saygı görebileceği işleri istiyordu hep. farklı çıkan bir sesi hemen bastırıyorlardı.
oysa ki ben bakkal olacağım derken bizim sokaktaki bakkal amcayı kastediyordum. bu bakkal amcanın bir özelliği vardı, müsait zamanlarında bizi bakkalın bahçesine toplayarak ak saçlarını sallaya sallaya müthiş hikayeler anlatırdı. ve ben bu hikayeleri çok seviyordum. hayalim; büyüyünce kendi bakkal dükkanımda, kendi mahallemin çocuklarına müthiş hikayeler anlatmaktı. şimdi mi? şimdi bir bankacıyım.
o gün eve döndüğümde sınıfta hocanın sorduğu soruyu anlattım ve "anne ben bakkal olacağım" dedim. annem tek dizinin üzerine çöküp gözlerini gözlerimle aynı hizaya getirerek; "insanların ne düşündüğüyle asla ilgilenme oğlum, hep kendi hayalinin peşinden git" dedi. şaka lan şaka, amerikan filmi mi bu? "mehmeeeeet bak oğlun bakkal olacakmış" diyerek karşıma geçip hunharca güldüler. gerçi benim de oğlum olsa, gelse, bit kadar boyuyla ben bakkal olacağım dese, hanımı çağırır bildiğin iyi çocuk psikiyatrisi var mı diye sorarım. 07/07/2014
neden diye sorsalar cevabım hazırdı ama kimse neden diye sormadı. gerçi dumlupınar ilkokulunda astronot olacağım diyen adama neden diye sormuyorsanız bakkal olacağım diyen adamın yüzüne bile bakmamanız gerekir.
işte o gün işlemeye başladı sistem dediğimiz ve her gün küfür ettiğimiz şey benim üzerimde çalışmaya. insanlar televizyondan gördükleri ya da çevresince saygı görebileceği işleri istiyordu hep. farklı çıkan bir sesi hemen bastırıyorlardı.
oysa ki ben bakkal olacağım derken bizim sokaktaki bakkal amcayı kastediyordum. bu bakkal amcanın bir özelliği vardı, müsait zamanlarında bizi bakkalın bahçesine toplayarak ak saçlarını sallaya sallaya müthiş hikayeler anlatırdı. ve ben bu hikayeleri çok seviyordum. hayalim; büyüyünce kendi bakkal dükkanımda, kendi mahallemin çocuklarına müthiş hikayeler anlatmaktı. şimdi mi? şimdi bir bankacıyım.
o gün eve döndüğümde sınıfta hocanın sorduğu soruyu anlattım ve "anne ben bakkal olacağım" dedim. annem tek dizinin üzerine çöküp gözlerini gözlerimle aynı hizaya getirerek; "insanların ne düşündüğüyle asla ilgilenme oğlum, hep kendi hayalinin peşinden git" dedi. şaka lan şaka, amerikan filmi mi bu? "mehmeeeeet bak oğlun bakkal olacakmış" diyerek karşıma geçip hunharca güldüler. gerçi benim de oğlum olsa, gelse, bit kadar boyuyla ben bakkal olacağım dese, hanımı çağırır bildiğin iyi çocuk psikiyatrisi var mı diye sorarım. 07/07/2014
2 Mart 2014 Pazar
mutluluğun yüze yansıması
Yine lanet bir pazartesi sabahıydı. Telefonumun alarmı yedi şiddetinde sallıyordu kulak
zarlarımı. doğruldum, yüzümü yıkamaya gittim ve aynaya baktım, herkeste olan
o boktan ifade bende de vardı, ifadesizlik ifadesi. ne zaman olmuştu nasıl olmuştu bilmiyorum ama
dünyada kalan son sağlıklı kadını ve son sağlıklı erkeği klonlayıp bütün dünyayı iki farklı suratlı
milyonlara dönüştürmüşlerdi. herkes birbirinin aynısıydı. herkes mimiksizdi, sadece işe gidiyor,
çalışıyor, akşam emeklilik hayalleri kurup uyuyordu. Emekli olunca ne olacaktı acaba? geçen giden
ömürler kimsenin umurunda değildi. ben hariç. ben bu konuyu çok düşünüyordum, hayatın çalışmaktan
ibaret olmadığını, hayatın tecrübeler eklenerek anlam kazanacağını,yeni yerler görerek
güzelleşeceğini düşünüyordum. daha çok insan tanımanın da güzel olduğunu eski bir kitaptan
okumuştum,sanırım eskiden herkes aynı değilmiş,aşk denen bir duygu varmış, karşındakini kendinden
çok düşünme hali,nasıl bir şeyse artık.. şimdi bunların bir anlamı yok. Kalabalık bir caddeye
çıktığımda aynalarla dolu bir labirentte kaybolduğumu hissediyorum. ayna dediğime bakmayın sadece
dış görünüşüm onlarla aynı, asla o aptallar gibi olmayacağım. yeni tecrübeler kazanmadan,gezmeden
önce ölmeyeceğim. Bu düşüncelerimi iş yerinden tanıdığım bir kaç kişiye söylediğimde saçmalamayı
kesmemi söylediler. neymiş efendim emekli olunca düşünecekmişim bunları. ya emeklilikten sonrası
yoksa? bugüne kadar emekli olan kimseyi görmedik. çalışma süresini dolduranlara ufak bir tören
düzenliyorlar ve arkasından bir kaç görevli eşliğinde götürüyorlar. bir şekilde herkes emekliliğin
mükemmel bir hayat getirdiğine inanmış.
her zaman olduğu gibi suratsızlar ordusuyla birlikte metroya doluşuyoruz. her gün gidiş geliş
toplam bir saat kendi suratlarıma katlanmak zorunda kalıyorum. eminim ben de böyle görünüyorum
adiler! ifadesiz,suratsız hayatlarınıza beni de malzeme yapıyorsunuz. adeta bu tek vücudun isyan
eden serçe parmağı gibiyim, kimsenin umurunda değilim. arada bir kirişlere, sehpa kenarlarına
beni çarpmasalar ben bile varlığımı unutacağım.
tam 4.duraktan geçerken vagonun en ön kısımlarında bir şey fark ediyorum. bütün kadınların taktığı
o iğrenç kahverengi tokalardan farklı, turuncu renkli bir toka görüyorum. herkesin saçları
at kuyruğu olduğu için çok dikkat çekmiyor ama ben görüyorum işte. sanırım çok bakmış olmalıyım
kadın da dönüp bana bakıyor. ve ağzını yamultuyor. o da ne? hayatımda ilk defa böyle bir yüz
ifadesi görüyorum. dudaklarının iki ucu yukarı doğru kıvrıldı ve ağzını yaydı. bunu görür görmez
yüzüm yanmaya, midem bulanmaya, kalbim daha hızlı atmaya başladı. bu neydi? bakışlarımdan rahatsız
olup bana büyü mü yaptı acaba?
o gün geçmek bilmedi, bütün gün turuncu tokalı kadını düşündüm. o kimdi? yaptığı yüz ifadesinin bir
anlamı var mıydı? gece yatağıma uzandığımda tam 3 saat uyuyamadım, ne yapıp edip o kadına bu
yaptığının anlamını sormalıydım.
ertesi gün ve haftanın diğer günleri turuncu toka görme umuduyla sürekli birbirinin aynısı
suratlara bakıp durdum. kutuplarda arkadaşını kaybetmiş penguen gibiydim. herkes aynıydı.
derken onu ilk görüşümden tam 42 gün sonra yine bir pazartesi günü kendi vagonumda onu buldum.
sonbaharda kuruyan bir ağacın yeşil kalmış son yaprağı gibiydi. çevresindeki her şey renksizdi.
tam sekiz dakikalık düşüncelerden sonra yanındaki adam trenden indi. sakin olmaya çalışarak
yanına oturdum. bana bakmadı bile. içimde şişen balonların hepsini patlatarak selam verdim.
+merhaba.
-iyi günler.(yine o ağız hareketi)
+sorum size garip gelecek ama neden turuncu bir toka takıyorsunuz?
-çünkü hoşuma gidiyor. her pazartesi bu tokamı takarım.
+hoşunuza mı gidiyor? o ne anlama geliyor ki?
-yani beğeniyorum.
+peki bu ağzınızla yaptığınız hareket ne anlama geliyor?
-kendimi bildim bileli var, internetten araştırdığımda eski dilde "gülümseme" diye bir kelimeyle
karşılaştım, eskiden insanların mimikleri varken kullanırlarmış.
+gülümseme ha! peki neyi ifade ediyormuş?
-bu konu sizi neden bu kadar ilgilendirdi?
+çünkü bundan tam 6 hafta önce işe giderken bana gülümseme yaptınız.
-aman tanrım! o siz miydiniz. insanlara bakarak kaşlarını çatan?
+kaş çatmak mı?
-evet belki bugüne kadar fark etmemiş olabilirsiniz ama siz de insanlara bakarak kaşlarınızı
çatıyordunuz. yani sıkıntı belirtisi olarak iki kaşı aşağıya doğru çekerek birbirine yaklaştırma.
+hadi ya. gerçekten farkında değilim.demek benim de bir mimiğim varmış.
-bu arada ben çakıl.
+çakıl mı? numaranız yok mu? ben 224.
- gerçek ismim 618. eski bir çizgi filmden buldum bu ismi.
+ bir sahte isim ha, gerçekten çok iyi fikirmiş.
memnun oldum bu benim durağım diyerek elini uzattı ve bu sefer dişlerini de göstererek o
muhteşem gülümsemesini önüme serdi. ben de memnun oldum, hem de çok. iki adım uzaklaştıktan sonra
arkasını döndü
- bu arada gülümsemenin anlamını sormuştunuz, mutluluğun yüze yansımasıdır.
o akşam eve gittiğimde yatmadan önce dişlerimi fırçalarken o gün olanları düşündüm.
sanki o gülümsemeyi ilk gördüğümde duvara çarpmıştım ve içimdeki hava yastığı şişmişti.
o sırada dikkatimi aynadaki suratıma verdiğimde inanılmaz bir şey gördüm, gülümsüyordum.
bir insanın ad numarasını öğrendiğinizde her şeyine ulaşabiliyordunuz. buluşmaya,gülüşmeye,el
ele tutuşmaya ve sevişmeye başlamıştık.bu sadece aşk olabilirdi.günler, haftalar, aylar geçmişti
fikirlerimizi paylaşıyorduk,destekliyorduk,kavga ediyorduk. mükemmeldi. artık birer robot değildik.
en sonunda ona hayat hakkındaki fikirlerimi anlattım, benimle her şeyi yapabileceğini söyledi.
işlerimizden ayrıldık ve yollara düştük.
3 yıl sonra..
İğrenç bir pazartesi günü yatağından doğrulan 769 her sabah yaptığı gibi ilk iş olarak sigarasını
yaktı ve internetten haberleri okumaya başladı. Şaşkınlıktan gözleri büyüdü. bütün haber
sitelerinde aynı haber vardı. dünya'nın ilk farklı bebeği doğmuştu. haber şöyle devam ediyordu.
yıllar önce işlerinden ayrılan 618 ve 224 hiç görülmemiş bir şekilde üredi. kızlarının adına
çakıl koyduğunu ifade eden sevgililer..
769 haberin gerisini okumadı, arkaya yaslanıp tavana bakarak farkında olmadan gülümsedi..
zarlarımı. doğruldum, yüzümü yıkamaya gittim ve aynaya baktım, herkeste olan
o boktan ifade bende de vardı, ifadesizlik ifadesi. ne zaman olmuştu nasıl olmuştu bilmiyorum ama
dünyada kalan son sağlıklı kadını ve son sağlıklı erkeği klonlayıp bütün dünyayı iki farklı suratlı
milyonlara dönüştürmüşlerdi. herkes birbirinin aynısıydı. herkes mimiksizdi, sadece işe gidiyor,
çalışıyor, akşam emeklilik hayalleri kurup uyuyordu. Emekli olunca ne olacaktı acaba? geçen giden
ömürler kimsenin umurunda değildi. ben hariç. ben bu konuyu çok düşünüyordum, hayatın çalışmaktan
ibaret olmadığını, hayatın tecrübeler eklenerek anlam kazanacağını,yeni yerler görerek
güzelleşeceğini düşünüyordum. daha çok insan tanımanın da güzel olduğunu eski bir kitaptan
okumuştum,sanırım eskiden herkes aynı değilmiş,aşk denen bir duygu varmış, karşındakini kendinden
çok düşünme hali,nasıl bir şeyse artık.. şimdi bunların bir anlamı yok. Kalabalık bir caddeye
çıktığımda aynalarla dolu bir labirentte kaybolduğumu hissediyorum. ayna dediğime bakmayın sadece
dış görünüşüm onlarla aynı, asla o aptallar gibi olmayacağım. yeni tecrübeler kazanmadan,gezmeden
önce ölmeyeceğim. Bu düşüncelerimi iş yerinden tanıdığım bir kaç kişiye söylediğimde saçmalamayı
kesmemi söylediler. neymiş efendim emekli olunca düşünecekmişim bunları. ya emeklilikten sonrası
yoksa? bugüne kadar emekli olan kimseyi görmedik. çalışma süresini dolduranlara ufak bir tören
düzenliyorlar ve arkasından bir kaç görevli eşliğinde götürüyorlar. bir şekilde herkes emekliliğin
mükemmel bir hayat getirdiğine inanmış.
her zaman olduğu gibi suratsızlar ordusuyla birlikte metroya doluşuyoruz. her gün gidiş geliş
toplam bir saat kendi suratlarıma katlanmak zorunda kalıyorum. eminim ben de böyle görünüyorum
adiler! ifadesiz,suratsız hayatlarınıza beni de malzeme yapıyorsunuz. adeta bu tek vücudun isyan
eden serçe parmağı gibiyim, kimsenin umurunda değilim. arada bir kirişlere, sehpa kenarlarına
beni çarpmasalar ben bile varlığımı unutacağım.
tam 4.duraktan geçerken vagonun en ön kısımlarında bir şey fark ediyorum. bütün kadınların taktığı
o iğrenç kahverengi tokalardan farklı, turuncu renkli bir toka görüyorum. herkesin saçları
at kuyruğu olduğu için çok dikkat çekmiyor ama ben görüyorum işte. sanırım çok bakmış olmalıyım
kadın da dönüp bana bakıyor. ve ağzını yamultuyor. o da ne? hayatımda ilk defa böyle bir yüz
ifadesi görüyorum. dudaklarının iki ucu yukarı doğru kıvrıldı ve ağzını yaydı. bunu görür görmez
yüzüm yanmaya, midem bulanmaya, kalbim daha hızlı atmaya başladı. bu neydi? bakışlarımdan rahatsız
olup bana büyü mü yaptı acaba?
o gün geçmek bilmedi, bütün gün turuncu tokalı kadını düşündüm. o kimdi? yaptığı yüz ifadesinin bir
anlamı var mıydı? gece yatağıma uzandığımda tam 3 saat uyuyamadım, ne yapıp edip o kadına bu
yaptığının anlamını sormalıydım.
ertesi gün ve haftanın diğer günleri turuncu toka görme umuduyla sürekli birbirinin aynısı
suratlara bakıp durdum. kutuplarda arkadaşını kaybetmiş penguen gibiydim. herkes aynıydı.
derken onu ilk görüşümden tam 42 gün sonra yine bir pazartesi günü kendi vagonumda onu buldum.
sonbaharda kuruyan bir ağacın yeşil kalmış son yaprağı gibiydi. çevresindeki her şey renksizdi.
tam sekiz dakikalık düşüncelerden sonra yanındaki adam trenden indi. sakin olmaya çalışarak
yanına oturdum. bana bakmadı bile. içimde şişen balonların hepsini patlatarak selam verdim.
+merhaba.
-iyi günler.(yine o ağız hareketi)
+sorum size garip gelecek ama neden turuncu bir toka takıyorsunuz?
-çünkü hoşuma gidiyor. her pazartesi bu tokamı takarım.
+hoşunuza mı gidiyor? o ne anlama geliyor ki?
-yani beğeniyorum.
+peki bu ağzınızla yaptığınız hareket ne anlama geliyor?
-kendimi bildim bileli var, internetten araştırdığımda eski dilde "gülümseme" diye bir kelimeyle
karşılaştım, eskiden insanların mimikleri varken kullanırlarmış.
+gülümseme ha! peki neyi ifade ediyormuş?
-bu konu sizi neden bu kadar ilgilendirdi?
+çünkü bundan tam 6 hafta önce işe giderken bana gülümseme yaptınız.
-aman tanrım! o siz miydiniz. insanlara bakarak kaşlarını çatan?
+kaş çatmak mı?
-evet belki bugüne kadar fark etmemiş olabilirsiniz ama siz de insanlara bakarak kaşlarınızı
çatıyordunuz. yani sıkıntı belirtisi olarak iki kaşı aşağıya doğru çekerek birbirine yaklaştırma.
+hadi ya. gerçekten farkında değilim.demek benim de bir mimiğim varmış.
-bu arada ben çakıl.
+çakıl mı? numaranız yok mu? ben 224.
- gerçek ismim 618. eski bir çizgi filmden buldum bu ismi.
+ bir sahte isim ha, gerçekten çok iyi fikirmiş.
memnun oldum bu benim durağım diyerek elini uzattı ve bu sefer dişlerini de göstererek o
muhteşem gülümsemesini önüme serdi. ben de memnun oldum, hem de çok. iki adım uzaklaştıktan sonra
arkasını döndü
- bu arada gülümsemenin anlamını sormuştunuz, mutluluğun yüze yansımasıdır.
o akşam eve gittiğimde yatmadan önce dişlerimi fırçalarken o gün olanları düşündüm.
sanki o gülümsemeyi ilk gördüğümde duvara çarpmıştım ve içimdeki hava yastığı şişmişti.
o sırada dikkatimi aynadaki suratıma verdiğimde inanılmaz bir şey gördüm, gülümsüyordum.
bir insanın ad numarasını öğrendiğinizde her şeyine ulaşabiliyordunuz. buluşmaya,gülüşmeye,el
ele tutuşmaya ve sevişmeye başlamıştık.bu sadece aşk olabilirdi.günler, haftalar, aylar geçmişti
fikirlerimizi paylaşıyorduk,destekliyorduk,kavga ediyorduk. mükemmeldi. artık birer robot değildik.
en sonunda ona hayat hakkındaki fikirlerimi anlattım, benimle her şeyi yapabileceğini söyledi.
işlerimizden ayrıldık ve yollara düştük.
3 yıl sonra..
İğrenç bir pazartesi günü yatağından doğrulan 769 her sabah yaptığı gibi ilk iş olarak sigarasını
yaktı ve internetten haberleri okumaya başladı. Şaşkınlıktan gözleri büyüdü. bütün haber
sitelerinde aynı haber vardı. dünya'nın ilk farklı bebeği doğmuştu. haber şöyle devam ediyordu.
yıllar önce işlerinden ayrılan 618 ve 224 hiç görülmemiş bir şekilde üredi. kızlarının adına
çakıl koyduğunu ifade eden sevgililer..
769 haberin gerisini okumadı, arkaya yaslanıp tavana bakarak farkında olmadan gülümsedi..
17 Şubat 2014 Pazartesi
saatin pillerini çıkarmanın zamana etkisi
Gözlerimi aralayıp uyandığımda aklımdan geçen tek şey O'ydu. Hasta olmasını istemediğimiz yavru kediyi nazikçe ıslak bir bezle siler gibi sessizce sağıma döndüm, oradaydı. Güneşin ışıkları henüz odaya vurmamıştı ama aydınlığı hissetmem için güneşe ihtiyacım yoktu. Benim galaksimin güneşi yanı başımda parlıyordu. Fizik kanunları el verse üzerinde milyarlarca hayat taşıyan dünyanın bile onun yörüngesine gireceğinden emindim. Aşıktım. Ve aşk beni kendi güneşimi yaratmamı sağlayacak kadar kör etmişti.
Monolog bakışlarımdan sonra nihayet katilim olan hançer gibi kirpikler birbirinden ayrıldı. Hafifçe gözlerini açıp bana baktı. Dudaklarına yayılan ve kenarlarında parantezler bırakan gülümsemesiyle "günaydın" dedi. Ben Nemrut'un zirvesinde güneşin doğuşunu seyreden turist gibiydim. Aşağıya nasıl ineceğim umurumda değildi. Keşke yamaçlarından tepetaklak yuvarlanarak düşebileceğimi de hesaba katsaydım.
Pazar günüydü. Bence pazar gününü anlamlı kılan tek şey kahvaltıdır. Hiç becerim olmamasına rağmen mutfağa gidip kahvaltı hazırlamaya başladım. Bir süre sonra o da geldi ve bana yardım etmeye başladı. Uzaktan baksanız dünyanın en normal yumurtalarını dünyanın en normal tavasına kırdığımı görürdünüz. Ama ben boş tuvale boyalarını çarpan Jackson Pollock gibi hissediyordum. Yaptığımı aşkla yapıyordum. Eğer o yumurtaları ekmeğimizi bana bana yemeseydik ben öldükten yıllar sonra bir müzayedede "tavadaki yumurtalar" eserim milyon dolara alıcı bulabilirdi. Her yumurta beyazının tavada piştiği yerde aşk vardı.Yumurtanın tadına baktığında gözlerimin içine bakarak hayatında yediği en güzel yumurta olduğunu iddia etti. Yalan söylemiyordu. Ve ben bunu duymak için dünyadaki bütün kümeslere girip daha iyi bir yumurta arayabilirdim.
Kahvaltı bittikten sonra masada duran winston lightından bir dal aldım ve yaktım. Dumanı üflerken bütün saatlerin pillerini çıkarıp zamanı oracıkta durdurabilmeyi istedim. Keşke durdurabilseydim.
Bundan bir kaç ay sonra bir nehir kıyısında günbatımına karşı rakılarımızı yudumlarken gözlerinin her zamankinden biraz daha dalgın, onlardan saçılan ışığın biraz daha az olduğunu hissettim. Kafasını masadan kaldırıp gözleriyle taa ruhumun içine baktığında ağzından çıkacak kelimelerin dönüşü olmayacağını biliyordum.
"Ben sana aşık değilim" dedi. Ufka doğru baktığımda batan güneşin dünyamızın güneşi mi yoksa kendi güneşim mi olduğunu anlayamadım. O gün o kadının dudaklarını öptüğümde son kez öptüğümün farkındaydım. O katildi artık, hem benim hem de doğacak çocuklarımızın katiliydi. Karındeşen Jack gibi sayısız insanı öldürmüş bir seri katil olsa bile umurumda değildi, onu seviyordum ve gitmesine izin vermekten başka çarem yoktu..
Monolog bakışlarımdan sonra nihayet katilim olan hançer gibi kirpikler birbirinden ayrıldı. Hafifçe gözlerini açıp bana baktı. Dudaklarına yayılan ve kenarlarında parantezler bırakan gülümsemesiyle "günaydın" dedi. Ben Nemrut'un zirvesinde güneşin doğuşunu seyreden turist gibiydim. Aşağıya nasıl ineceğim umurumda değildi. Keşke yamaçlarından tepetaklak yuvarlanarak düşebileceğimi de hesaba katsaydım.
Pazar günüydü. Bence pazar gününü anlamlı kılan tek şey kahvaltıdır. Hiç becerim olmamasına rağmen mutfağa gidip kahvaltı hazırlamaya başladım. Bir süre sonra o da geldi ve bana yardım etmeye başladı. Uzaktan baksanız dünyanın en normal yumurtalarını dünyanın en normal tavasına kırdığımı görürdünüz. Ama ben boş tuvale boyalarını çarpan Jackson Pollock gibi hissediyordum. Yaptığımı aşkla yapıyordum. Eğer o yumurtaları ekmeğimizi bana bana yemeseydik ben öldükten yıllar sonra bir müzayedede "tavadaki yumurtalar" eserim milyon dolara alıcı bulabilirdi. Her yumurta beyazının tavada piştiği yerde aşk vardı.Yumurtanın tadına baktığında gözlerimin içine bakarak hayatında yediği en güzel yumurta olduğunu iddia etti. Yalan söylemiyordu. Ve ben bunu duymak için dünyadaki bütün kümeslere girip daha iyi bir yumurta arayabilirdim.
Kahvaltı bittikten sonra masada duran winston lightından bir dal aldım ve yaktım. Dumanı üflerken bütün saatlerin pillerini çıkarıp zamanı oracıkta durdurabilmeyi istedim. Keşke durdurabilseydim.
Bundan bir kaç ay sonra bir nehir kıyısında günbatımına karşı rakılarımızı yudumlarken gözlerinin her zamankinden biraz daha dalgın, onlardan saçılan ışığın biraz daha az olduğunu hissettim. Kafasını masadan kaldırıp gözleriyle taa ruhumun içine baktığında ağzından çıkacak kelimelerin dönüşü olmayacağını biliyordum.
"Ben sana aşık değilim" dedi. Ufka doğru baktığımda batan güneşin dünyamızın güneşi mi yoksa kendi güneşim mi olduğunu anlayamadım. O gün o kadının dudaklarını öptüğümde son kez öptüğümün farkındaydım. O katildi artık, hem benim hem de doğacak çocuklarımızın katiliydi. Karındeşen Jack gibi sayısız insanı öldürmüş bir seri katil olsa bile umurumda değildi, onu seviyordum ve gitmesine izin vermekten başka çarem yoktu..
1 Ocak 2014 Çarşamba
hamburger ve dondurma üzerine
Hayatıma dair ne yapmam gerektiğini düşünürken birden gözümün önünde şu anım canlandı. Yaz aylarıydı, ilkokul 3'ü bitirmiştim tek kol kırık, arkadaşlarımla özlem pastanesine doğru yürüyordum. Hepimizin elinde hamburger. Sene 95 falan, cartel'in bize direk geldiği yıllar. yani hamburger kıymetli, hamburger nadir, hamburger başka. Ama özlem'e çok kararlı gidiyoruz dondurma yenecek. Tezgahın önüne geldiğimizde ufak bir kararsızlıktan sonra ben tek elimi kullanabildiğim için hamburgeri merdiven boşluğuna atıyorum ve siyah beyaz dondurmamı söylüyorum. Şimdiye kadar bu anıma sadece boşa giden hamburger gözüyle bakmıştım fakat bugün anlıyorum ki aslında bu vazgeçişin arkasında büyük,saf, bugünlerde bulmak isteyeceğim türden bir istek varmış. Çocukluğumuzdaki hamburgeri bugüne uyarlarsak herkesin sahip olmak istediği düzgün iş, iyi gelecek, emeklilik planı gibi şeyler olabilir. Fakat dondurma taa derinlere indiğinizde o hamburgeri savurup atmanızı sağlayacak güce sahip olan, günümüzün bize dayattığı her şeyi unutturan, eşsiz, sadece bize ait olan isteği temsil ediyor. Ve ben bugün 10 yaşımdaki halimden daha kararlı olmadığımı biliyorum. Elimizdekiler her zamankinden daha kıymetli gelmeye başladı, sahip olduklarımız yavaş yavaş bize sahip oldu, şimdi toprağın en diplerine kadar inmiş köklerimizi koparıp yürümek daha zor geliyor. umarım bizi hamburger istediğimize inandıranların suratına, iki ısırık aldığımızda asıl isteğimizin ne olduğunu hatırlatan hamburgerlerimizi fırlatabiliriz. çünkü ben artık seçmek istiyorum.
mavi uçurtma
Biraz yukardan tut abi ya! dedi orhan. benden 5 yaş küçük, 50 cm bacaklarıyla uçurtmasına bakarak önümde koşuyor. uçurtmanın ipinden sıkıca tutmuş umutla koşuyor,lan orhan bu uçurtma mavi oğlum çok
yükseldiğinde nasıl görcez bunu? daha 5 metre yükselememiş bir uçurtma için hayallerim var. bu iyimserliği 28 yaşına geldiğinizde hala taşıyamıyorsunuz, yazık. -ipini takip ederiz abi,bişey olmaz. hallederizci olacağı daha 7 yaşındayken belli bu orhan'ın. bundan 15 sene sonra -istanbul'da çalışman evlenmemize engel olmaz di mi aşkım? diyen kıza da aynısını demiş.- bişey olmaz. 12. evlilik vaadi de böylece heba oldu.2 ay daha sürdü o ilişkisi. başımıza kazanova kesildi, çapkın piç.
Ben ilkokul beşteyim. yani bir öğrencinin 1. sınıflara üniversite dışında bu kadar yaş farkı atabileceği tek yerdeyim. haliyle insan kendisini biraz daha abi, biraz daha sorumluluk sahibi hissediyor. sanırım ortaokula başladığımda 8.sınıfların koridoruna girdiğimde beni bu sorumluluk
sahibi sıfatım yüzünden tokatladılar. lisede görürüm onları dedim 28 yaşına geldim hala intikam alıcaz. olum bu efendi çocukların çektiği nedir ya! neyse..
orhan önümde uçurtmaya bakarak koşarken önündeki tırın kasasına bodoslama giriverdi. göğsünü çarpınca gözler kaydı, nefes alamıyor çocuk! arkalardan sahil güvenlik dizisindeki gibi elimi kaldıra kaldıra koştum. şöyle bir baktım, nereden gördüysem başladım kalp masajı yapmaya. ne
yaptığım hakkında hiç bir fikrim olmamasına rağmen yüzümdeki ifadenin fotoğrafını klasik bir beden dili kitabında kararlılık başlığının altına koyabilirdiniz. inanılmaz bir sorumluluk duygusu var üzerimde ve sanırım biraz da denyoluk. 2 dakikalık bir kalp masajından sonra orhan kendine
geldi ve kalktı ayağa. bir bana baktı, bir kendine, tam boğazıma sarılıp şükürler olsun iyi ki buradaydın diyecek sandım ki koşarak evine gitti. vicdansız. yemin ediyorum 3 gün ben kurtardım elemanı diye gezdim. sonra açıkladılar bana böyle böyle nefes alamamış sadece falan diye. hayır diye bağırdım nabız sıfırdı! ve hasta ex olmak üzereydi! aptal aptal baktılar suratıma, o zamanlar ex aşkım bana neler ettin şarkısı bile çıkmamıştı, bilemezlerdi tabi.
neyse orhan diyeceğime geleyim, seni ben kurtardım kardeşim.
not: anıda geçen isim değiştirilmiştir.
yükseldiğinde nasıl görcez bunu? daha 5 metre yükselememiş bir uçurtma için hayallerim var. bu iyimserliği 28 yaşına geldiğinizde hala taşıyamıyorsunuz, yazık. -ipini takip ederiz abi,bişey olmaz. hallederizci olacağı daha 7 yaşındayken belli bu orhan'ın. bundan 15 sene sonra -istanbul'da çalışman evlenmemize engel olmaz di mi aşkım? diyen kıza da aynısını demiş.- bişey olmaz. 12. evlilik vaadi de böylece heba oldu.2 ay daha sürdü o ilişkisi. başımıza kazanova kesildi, çapkın piç.
Ben ilkokul beşteyim. yani bir öğrencinin 1. sınıflara üniversite dışında bu kadar yaş farkı atabileceği tek yerdeyim. haliyle insan kendisini biraz daha abi, biraz daha sorumluluk sahibi hissediyor. sanırım ortaokula başladığımda 8.sınıfların koridoruna girdiğimde beni bu sorumluluk
sahibi sıfatım yüzünden tokatladılar. lisede görürüm onları dedim 28 yaşına geldim hala intikam alıcaz. olum bu efendi çocukların çektiği nedir ya! neyse..
orhan önümde uçurtmaya bakarak koşarken önündeki tırın kasasına bodoslama giriverdi. göğsünü çarpınca gözler kaydı, nefes alamıyor çocuk! arkalardan sahil güvenlik dizisindeki gibi elimi kaldıra kaldıra koştum. şöyle bir baktım, nereden gördüysem başladım kalp masajı yapmaya. ne
yaptığım hakkında hiç bir fikrim olmamasına rağmen yüzümdeki ifadenin fotoğrafını klasik bir beden dili kitabında kararlılık başlığının altına koyabilirdiniz. inanılmaz bir sorumluluk duygusu var üzerimde ve sanırım biraz da denyoluk. 2 dakikalık bir kalp masajından sonra orhan kendine
geldi ve kalktı ayağa. bir bana baktı, bir kendine, tam boğazıma sarılıp şükürler olsun iyi ki buradaydın diyecek sandım ki koşarak evine gitti. vicdansız. yemin ediyorum 3 gün ben kurtardım elemanı diye gezdim. sonra açıkladılar bana böyle böyle nefes alamamış sadece falan diye. hayır diye bağırdım nabız sıfırdı! ve hasta ex olmak üzereydi! aptal aptal baktılar suratıma, o zamanlar ex aşkım bana neler ettin şarkısı bile çıkmamıştı, bilemezlerdi tabi.
neyse orhan diyeceğime geleyim, seni ben kurtardım kardeşim.
not: anıda geçen isim değiştirilmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)